Bugünlerde “kayma” kültürünü öğreniyoruz. Muhtemelen 12 Eylül’e kadar da bu kaymalar devam edecek, “kay kay” oynamadığımızı, esas olanın halkın tercihi olduğunu öğreneceğiz.
82 Anayasasının bir kez daha halkın önüne gelip, “ya eskisi, ya yenisi” gibi bir tercihle huzura çıkılması, partileri de karıştırdı. Tabanla tavan farklı düşünüyor.
Tabanla tavanın farklı düşünmesine, “tavanla tavanın farklı düşünmesi” de eklenince partilerde tam bir kargaşa hâkim olmaya başladı.
Referandumun partilerde “taban kayması” yaratacağını, siyasi gözlemciler söylüyordu. Ama şimdi tavan kayması da söz konusu olmaya başlayınca “nerede yanlış yaptık?” diye düşünülmesi gerekiyorken, onu bile düşünülmediğini görüp şaşırıyoruz…
Demokrasinin en tepe noktası olan veya olması gereken TBMM’de vekillere “nasıl oy kullanacağı” belletilir, neye evet, neye hayır diyecekleri dikte edilmeye, yönlendirmeye, zorlanmaya çalışılır…
Bütün girişimler başarısız olursa, çetin ceviz çıkarlarsa bu defa kafa kola alınır, hatta genel kurul salonuna girmeleri yasaklanır…
Demokrasi havarisi kesilen partiler, “kendi vekillerine sıkıyönetim” uygulayabilir…
Onca baskıya rağmen “ben özgür irademle oy kullanırım” diyeni ise kırk katırla mı, kırk satırla mı ödüllendireceklerini(!) tartışmaya başlayabilirler…
Yazıma konu etmek istediğimse “24 saat kesintisiz demokrasi” isteyenlerin, kendi içinde “demokrasiyi hayata geçirememiş” olmasıdır.
Partisini olağanüstü kurultaya götürmek için “gerekli imzayı” toplayan kişiyi kapıdan içeri sokulmuyorsa, orada 24 saat kesintisiz demokrasiden söz etmek mümkün mü, yoksa demokrasi “beş on dakikalığına” askıya mı alındı?
Belki de demokrasi, bizim istediğimizin olması demektir…
Demokrasi, başkasında çok güzel durabilir ama bize hep bir beden bol gelendir..
Demokrasi, nasıl bir şey, iftarlık mı, sahurluk mu, kendimize değil ama başkasına önereceğimiz bir değer mi, nasıl bir şey?
Aslında bütün bunlar “kâğıt üzerinde” yazdığımız kavramlar ve pratikte uyguladıklarımızın farklılığından kaynaklanıyor.
Tıpkı vizyonumuz ve misyonumuz gibi, üstüne de çok daha başka değerlerimizi eklediniz mi tadından doyum olmaz, yeme de yanında yat…
Son yıllarda “vizyonumuz ve misyonumuz” diye iki başlık halinde, rengârenk, süslü püslü levhalara fiyakalı kelimeleri artarda dizip, kurumun veya kuruluşun giriş bölümüne asmak moda oldu…
Herhangi bir yayınınız olduğunda da “vizyonumuz ve misyonumuz”u eklemeyi unutmayacaksın…
Peki nedir bu vizyon ve misyon…
İçerisinde kişiler için geçerli olan kavramlar barındırsa da, vizyon ve misyon, genellikle kurumlar, kuruluşlar ile irili ufaklı işletmelerin kullandıkları “ilkeler bütünü”dür…
Vizyon, ileri görüşlülük olarak anlatılabilinir. Sahibi olduğunuz, yönettiğiniz veya çalıştığının kurumun, 3 yıl sonra, 20 yıl sonra, 30 yıl sonra nerede olmasını istiyorsanız, orada olması için neler yapacağınızın teminatıdır…
Vizyon, yarını görebilmek, bir şekilde geniş düşünme, ufuk sahibi olma, planlayarak yönetme gibi durumları çağrıştırır.
Ders gibi oldu diye şikâyet etmeyin, oruç oruç aklıma gelenlere baksanıza. Hâlbuki yemek gelmeliydi, su gelmeliydi, şelalenin altında olmayı düşlemeliydim…
Ama aklıma vizyon ve misyon geldi, yeme de yanında yat…
Yazıyı kaynatmayalım, gelelim misyona…
Misyon, kısaca amaçtır. Ancak işletmeler, vizyonu bir dünya görüşü, değerler bütünü olarak algılarlar…
Yani öyle olması gerektiği söylenmiştir…
Aslında bir de “değerlerimiz” var ama genellikle bunu da vizyon ve misyona sıkıştırdıklarından onu geçiyorum.
Kurumlar ve kuruluşlar ya da işletmelerin yol haritası, varlık sebebi, müşteriye bakışı, ürünü önemsemeleri, pazarlama, satış, sosyal sorumluluk.. bütün bunlar “Vizyon” ve “Misyon” gibi süslü iki kelimenin altında gizlidir…
Her işletme için “basmakalıp” ifadelerin sıralandığı örnekler çoktur. Hatta birisinde beğenmediğini çizip, beğendiğin işletmenin süslü kelimelerini alabilirisiniz…
İşin ilginci ise işletmesini yenileyen, badana ve boyasını yapan, makyajını tamamlayanların aklına “şöyle süslü bir vizyonumuz ve misyonumuz yazdırsaydık ne güzel olurdu” diye düşünüp, yazdırmış olmalarıdır…
Önemli olan deklare edeceğin vizyon ve misyonun bol süslü kelimelerle donatılması değil, önemli olan nasıl davranman gerekiyorsa o şekilde davranıyor olmandır…
İçini dolduramadığın, inanmadığın, hayat tarzı haline getiremediğin lafları sırlamak çok önemli değil. Hedef haline getirdiğiniz kavramların fiyakasından çok, sizin nasıl olaylara yaklaştığınız, nasıl algıladığınız, nasıl yaşadığını önemlidir…
Boş yere vizyon ve misyon peşinde koşmayın, bizzat vizyonunuz ve misyonunuz olsun, sizin olsun, dayatma, ısmarlama olmasın…
Tıpkı anayasalar gibi…
Tıpkı parti tüzükleri gibi…
İşletmeler gibi siyasi partiler de demokrasiyi “başkasına önerilecek, kendisine uygulanmayacak bir kıymet” sanıyor…
Oysa demokrasi hem kendinde uygulanacak, hem ailende, hem kurum ve kuruluşlarda, hem de ülkede uygulanması gereken önemli bir sistemdir…
Evet-Hayır curcunası sürerken, kişilerin özgürce aldığı kararı sandığa yansıtması gerekiyorken, bazı partilerde “Evet” dedi veya evet diyeceğini açıkladı diye başına gelmeyenin kalmamasını bir türlü izah edememeleri de bundandır.
Oysa her partinin vizyonu var, misyonu var, daha çok demokrasi için yığınla donesi var…
Kendisinde ise hiçbir şey yok…
Sıfıra sıfır elde var sıfır denecek kadar vizyonsuz ve misyonsuz…
İnanmadığı cümleleri birbiri ardı sıra dizmek, başarı da getirmez, insanlara faydası da olmaz…
Demokrasiye inanıyorsanız, onun iyi bir sistem olduğunu kabullenmişseniz ve demokrasinin yılmaz savunuculuğunu üstlenmişseniz, o zaman demokrasiyi ilk önce yakın çevrenizde, partinizde uygulayın…
Yoksa da kıytırık işletmeler gibi “vizyonumuz var, misyonumuz var, hatta çok daha başka şeyimiz var” deyip, şişinirsiniz ama içi boştur, tangır tungur ses çıkarması da ondandır…