“Demokrasi” deyince genellikle ilk akla gelen “seçim” oluyor. Ülkenin halkın seçtikleri, yetki verdikleri eliyle idare edilmesini işaret ediyor. Bir başka deyişle de demokrasi dediğimiz şey, çoğunluğun dediğinin geçerli olduğu sistemi belirler. Beş kişilik bir grupta, üç kişi evet demişse o iş olur, değilse olmaz…
Ama farklı olan da var…
Demokrasi var, seçim var, sandık var ama “sonuç beni gösterirse”, değilse yumruk var, tekme var, tokat var…
Saadet Partisi’nde ne yazık ki çirkin şeyler oluyor…
Partisinin Olağan Kongresinde yeniden genel başkan seçilen Prof.Dr.Numan Kurtulmuş’u rahat bırakmama niyetinde olan “partililer(!)” var…
Daha düne kadar “liderim” dediğine, bugün “tokat” atmak için “iftar basıp, adam kaldırma” durumuna düşmüş olanlar var…
Sayısı çok olmayan gösterici grubun yaptığı taşkınlık ve çirkinlik Saadet Partisine mal edilemez diye karşı çıkanlar olabilir…
Zaten ben de Saadet Partisine mal etmeyeceğim…
Onlar günlerdir bunun adresini işaret ediyorlardı…
Okuyun siz de karar verin…
***
27 Temmuz’da yine bu köşede, bazı SP’li gençlerin gönderdiği e-mailden bahsetmiştim…
Genç dediğime bakmayın, bunu yakıştıran da maili atanlardı…
Partinin kurucularından “bir bilen” olarak kalması gereken, “onursal” unvanları hak eden, “abi” konumunda bulunanların fikrinin yansımasından başka bir şey değildi ne yazık ki…
Yazık elbet. Onursaldan, iftar basmayı mubah sayacak hale gelmek doğrusu acındırıcı bir durum.
“Partimizi sattılar” lafı ne kadar çocuksa, “ülkeyi böldüler” lafı da aynı şekilde çocukçadır, “dış güçlerin adamı” lafı ise çok bayatladı, artık miadı doldu…
Buna rağmen de kendisinin yapamadığını bir başkası yapınca , burun kıvırıp, “çağa çoluk bunlar” denmesi ise ne kadar çağa çoluk kalındığının bir başka göstergesidir.
***
Hâlbuki Saadet Partisinde normal olarak bir kongre yapıldı. Normal olmayan tek şey ise “iki liste” ile seçime gidilmesiydi.
Buna rağmen de delegeler bir listeye teveccüh gösterdi ve o liste seçimi kazandı…
Ama partinin sahibi olduğunu sananlar, sonucu beğenmemişti…
Onlara göre “seçim dediğin, benim çıktığımdır” demokrasisiydi…
Onlar, “partide rakipsiz, tartışmasız, eleştirisiz” yöneticilik yapmaya alışmışlardı…
El-pençe divan duruluyordu karşılarında…
Manevi bir güç var diye düşünülüyordu…
Konuşması tartışılmıyor, ayak oyunlarında hikmet aranıyordu…
Zaten kimse de karşı çıkmayı düşünemezdi…
Korkuttukları “bir değerdi” ve o değer, partililer için önemliydi…
Makam, mevki, para, pul.. kimin umurundaydı…
Önemli olan hizmetti ve hizmete koşanlara destekti…
Öyle oldu hep…
***
İlk kez sözleri para etmiyor, çünkü istedikleri şey olağandışı…
Kızdılar elbet, köpürdüler; Bugüne kadar “ikinci liste” çıkmazdı, bu da neyin nesiydi?
Herkes “kayıtsız şartsız” itaat ediyordu, şimdi neden bazıları “dış güçlerin adamı”na oy verdi, diye şaşkınlıklarını gizleyemediler…
“Hött dersek derhal koltuğu bırakır” diye düşündüler…
İmza topladılar, cehennemle korkuttular…
Olmadı, Kurtulmuş, teşkilatın güvenine layık olmaya çalışıyordu…
***
Tam bu sıralarda darbecilerin ne kadar alçalacağına tanıklık edeceğimiz bir haber yayıldı. 28 Şubat’ta “Erbakan çekilmeseydi, genç bir subaya onu tokatlatacaklardı” diye iğrenç bir bilgiye dayalı bir haberdi bu…
Seçilmiş bir kişinin onurunu ve şerefini kırarak, halkın önünde küçük düşürmeyi planlayan iğrenç niyetli darbeciler vardı…
Başbakan asmışlardı, başbakan tokatlamışlar çok muydu?
Hırsın, kinin insanı nasıl zıvanadan çıkaracağının da bir işaretiydi bu…
***
İşte o haberin çıktığı tarihlerde, bu defa Saadet Partisi’nin İstanbul’da iftar yemeği vardı…
Yemeğe Numan Kurtulmuş da katılacaktı. SP’nin Genel Başkanı. Bazılarının tabiriyle “dış güçlerin adamı” veya “çeyrek genel başkan” ya da “cehennemlik.”
O zaman onuru kırılmalıydı…
İftar yemeği basılmalıydı…
Su içene yılan dokunmazdı ama dokunacak bulunurdu…
Oruçlu birisini iftar ettirmenin sevabını anlatanlar, orucunu açmaya çalışan birisini tokatlamayı planlıyorlardı…
Şu siyaset ne kadar ilginç değil mi?