Türkiye 12 Eylül’de yapılacak referanduma kilitlendi. Bu kilitlenme neredeyse toplumun tüm kesimlerini kapsıyor. Eskiden olmadığı kadar insanlar, anayasa değişikliğiyle ilgileniyor. Eskiden gündeminde olmayan temel hak ve özgürlükler, yargı, vesayet, dayatma gibi kavramlarda “söz sahibi olmak üzere” konuşmaya başlıyor veya karşı çıkıyor. Bütün bunlar hoş şeyler, zaten burada bir sorun yok, sorun olansa “sesli olarak” tercihini belirtenlerin, “sessiz olarak” farklı düşündükleri veya farklı yaşadıkları ya da farklı algıladıklarıdır.
Her platformda şişinerek “demokrat” olduğunu söyleyenlerin, anti demokratik bir yaşam çizgisinin olması tezatların başında geliyor. Bunun her iki cephede de olması ise “biz neyin mücadelesini yapıyoruz” sorusunu beraberinde getiriyor…
Düşünün ki, anayasa değişikliğine “evet” oyu vereceklerini açıklayanların da, “hayır” oyu vermeyi düşünenlerin de, “boykot” edip, çelik çomak oynamaya gideceklerin de aslında kendi hayatlarında, görev yaptıkları sivil toplum kuruluşlarında, siyasi partilerde, çalıştıkları işyerinde, yönetmeye çalıştıkları kurumda demokrat olamamaları, demokrasiyi içine sindirememeleri, şeffaf olmamaları, hesap verebilir konuma gelememeleri ne kadar garip…
Biz ne istiyoruz?
Yarın referandumda “evet” çıkınca, “evet oyu veren herkesin demokratik bir tutum içine” gireceklerini mi sanıyorsunuz?
Mesela evet için mücadele eden siyasi partilerde anti demokratik yapılanmalar olmayacak mı?
Hiç kimse “koltuğunu kaptırmamak” için ayak oyunlarına başvurmayacak mı, parti içerisinde “aykırı” seslere tahammül gösterebilecekler mi?
Mesela evetçi bir partide hayırcılar tasfiye edilmeyecek mi?
***
Ya da tersinden bakalım…
Hayır diye mücadele eden partiler de “demokrat” olduğunu söylüyor…
Anayasanın “tümden” değişmesi gerektiğini belirtiyor. Bunun için “26 madde yetmez, hepsi olsun, uzlaşalım” diyorlar… Uzlaşma ortamı gördüklerinde ise en iyi bildikleri “çark etme”yi yapıyorlar…
Diyelim referandum sonucu “hayır” çıktı…
Bütün bu partiler demokrat kesilip, “haydi sivil anayasa için çalışalım” diyecekler mi?
Kendi partilerindeki antidemokratik oluşumlara kapıyı kapatıp, demokratik duruş sergileyecekler mi?
Mesela anayasa değişikliğine “evet” oyu veren partililerini diskalifiye etmeyi bir kenara bırakıp, “onun tercihi öyle” deme olgunluğuna erişecekler mi?
Çok zor, hatta imkânsıza varan bir durum…
Peki, “benim görüşümü sormayın, söyleyemem” tavrıyla omuz silkip, nazlanarak, halkoylamasını “boykot” edeceğini söyleyenler, kendi içlerindeki sultaya başkaldırıp, “demokratik bir yapıya” bürünecekler mi?
***
Bütün bunları bir yana bırakalım, evet-hayır-boykot kavgasına tutuşanların, referandum sonucuna saygıları olacak mı?
Halkın verdiği oya farklı anlamlar mı yükleyecekler, yoksa anayasa değişikliği çerçevesinde mi değerlendirme yapacaklar?
Kendi partilerinde, kendi sivil toplum kuruluşlarında, yönetmeye çalıştıkları kurumlarda, kuruluşlarda, koltuğunu muhafaza etmek için “sanal üye, sanal delege” yazan ve bu sanallıkla seçimi kazanıp, “demokratik bir seçim” yaptığını sananlar, bunlara alet olan uyduruk kurum ve kuruluşlar “demokratik yapı”dan bahsedebilecek mi?
Kargaların bile güleceği komik gerekçelerle itiraz edilen bir STK’nın seçiminde “saçma sapan” karar veren ilçe seçim kurulları demokratik bir kurum kimliğine bürünebilecek mi?
Bütün bunlar elbet zor ama imkânsız değil.
Belki daha çok zaman var…
Ama şu bir gerçek ki, sahip olduğumuz her yerde, görev yaptığımız her ortamda, ailemizde, arkadaşlıklarımızda, köşelerimizde, demeçlerimizde demokrat olamıyorsak, demokratlıktan da bahsetme hakkımız yoktur.
Biz neyi istiyorsak aslında oyuz. Bunu farklı kimliklerle, cilalayıp boyamayla, makyaj malzemesiyle donatmayla değiştiremeyiz.
Bırakın kurum ve kuruluşlarını, “sahip olduğunu” söylediği aşiretini, kendi eşi, çocuğu, annesi, babası, yakının oyuna tahakküm etmeyi düşleyen birisinin demokrat olması asla mümkün değildir.
Kısaca biz neyi istiyorsak oyuz…
Biz özgürlüğü istiyorsak, darbe anayasasına karşı durmak istiyorsak, bütün darbecilerin “suçlu” ilan edilmesini arzuluyorsak, halkın iradesinin birilerinin iki dudağının arasında olmasından iğreniyorsak, o zaman açılan kapıdan girmemiz gerektiğini ama asla “bu değişiklik yeterlidir” demememiz gerektiğini de bilmeliyiz…
Milletin egemenliğinin hayat bulduğu TBMM’de darbe anayasasını kurallarının geçerli olmasını, YÖK, Anayasa Mahkemesi, Danıştay, HSYK gibi yasal olan ama antidemokratik duran yapılanmaların olması kanımıza dokunmuyor ve düzelmesi veya ortadan kaldırılması için de kılımızı kıpırdatmıyorsak bizim demokratlığımız nerede kalır?
Hem demokratlık ne ki, bize bir beden bol mu geliyor ne?