Her geçen gün şiddetin günlük yaşamamızda yer aldığını görüyoruz. Neredeyse medyada şiddetten zarar gören kadın haberleri olmazsa olmazların arasında yer alıyor. Aslında sadece dayak yiyen, öldüresiye dövülen, bıçaklanan, hırpalanan, taciz edilen kadınların gördüğü şiddetin boyutları kadar, şiddetin çeşitlerini de konuşmalıyız.
Aldatılmak da şiddetin bir şeklidir; hatta bazen fiziksel şiddetten daha acı vericidir. Özellikle tek eşli sistemin geçerli olduğu toplumlarda affedilmesi zor, bir o kadar da ağır kabul edilir bir durumdur. Bizimki gibi yozlaşmaya yüz tutmuş toplumlarda ise sessiz bir kabulleniş var. Günümüzde erkeklerin eşlerini aldatmasının nedenleri tartışıla dururken bir yandan da virüs gibi yayılmaya devam ediyor… Kadının onurunu zedeleyen ,haysiyetini ayaklar altına alan “komplo” diyebileceğimiz bu tutum aile kurumuna olan inancı da yok ediyor.
Gelelim aldatılan kadının kâbusuna! Kadının düşmanı yine kendi hemcinsidir. Aslında kadınların en derin korkusu “öteki kadın” diyebiliriz. Kuma, metres veya imam nikahlı eş diye tanımlanan bu kadınlar, aile kurumuna olan inancı derinden sarsıyorlar. Toplumun temeli olan aileyi temelinden baltalayan bu hastalık hali için maalesef olumlayıcı demeçler bile verilmeye başlandı. İmam nikâhlı olan ikinci eşe hukuki destek verilmesi isteniyor. Konu hakkında muhafazakâr kesimden gelen bir kadın aile danışmanı sıfatıyla ikinci eşlere hak tanınmasını ve çok eşliliğin yasal hale getirilmesini önerdi. Medeni hukuk gereğince resmi evlilik olmaksızın dini nikâh bir suç olmasına rağmen “çok eşlilik” nasıl savunulabilir?
Erkek evinin düzenini sağlayan kadını yalnız bırakıp, ihmal ediyor. Nasıl olsa evinde çamaşırı yıkanıyor, sıcak yemeği pişiyor, çocukların okulu, ödevleri derken düzen devam ediyor. Bu düzeni sağlayan; dertleri ile baş başa kalan kadınlar. Genç, yaşlı, okumuş, okumamış omuzlarında büyük sorumluluk, verdikleri mücadeleyle aslında kadının hala adı yok. Yaşanan duygusal şiddet kadınların ruhsal dengesini bozuyor… Kocaları tarafından aldatılan milyonlarca kadın ciddi boyutlarda inciniyor ve onurları kırılıyor. Özgüvenini kaybederek, ruh sağlığından oluyor. Dayak yiyen kadının acısı ne kadar büyükse kocasını başka bir kadınla paylaşan kadının acısı da bir o kadar büyük. İşin ilginç tarafı aldatılmayla mücadele etmeye kalkışan kadınlar hız kesmeden fiziksel, sözel ve ruhsal şiddete maruz kalıyor!
Kadın ikinci sınıf varlık olduğu düşünüldüğü için şiddet görüyor. Erkek önce kadının benliğini elinden alıyor. Peki erkek bu cüreti gösterirken aslında en geri dönüşü olmayan bir şiddet sergilemiş olmuyor mu? Hangi meslek grubuna dahil olurlarsa olsunlar; simitçimiz, balıkçımız, doktorumuz ya da avukatlarımız eşlerini aldattıklarında, onları depresyona sokarak psikolojik şiddet uygulamış olmuyorlar mı?
Bu konuda bir avukatın sözlerini hiç unutamıyorum: “Hercai gönüllü erkekleri, kadınlar ellerinde tutmasını bilemiyorlar”. Avukatın “hercai gönüllü” diyerek, kadın düşkünü ya da zaafı olan erkekleri kastetmesi ve bunun sorumluluğunu yine kadına yıkması mantık olarak zaten tam bir çelişkidir. Tabi bunu söyleyen avukatın da bir erkek olması şaşırtıcı değil. Toplumun olgunluğa ulaşabilmesi için bizim daha çok zamana ihtiyacımız var.
Türkiye’de ahlaki değerleri çökerten, evlilik kurumunu yok eden erkekler, kadınların duygu dünyalarını zedeliyorlar. Biz ise toplumun kendi kendine olan mağduriyetini seyretmekle kalıyoruz. Sadece konuşuyoruz. Sürekli öteleyip, normalleştirmeye, alıştırılmaya çalıştığımız bu psikolojik şiddeti patlamaya hazır bir dinamit gibi yanı başımızda bekletirken, “aldatmak da şiddetin bir kolu mudur” diye daha çok konuşuruz.
Not: Tabi ki aldatmanın sadece kadınlara yönelik olmadığını ben de biliyorum! Lakin yapılan istatistiklere ve gerek toplumun gerekse kanun koyucuların ceza veya yaptırımlarına baktığımızda korkunç bir cinsiyet ayrımcılığı uyguladıkları görüyorum. Ben de bir kadın olarak en azından kendi yazımda olsun tavrımı kendi cinsimden yana koyuyorum. Üstelik tehlikenin bir ucu olan öteki kadın kabusuna rağmen…
Özlem Saraç