Bu noktada üzerinde önemle durulması gereken husus, Anayasanın bir metne bağlı olmasından çok; toplum tarafından kabul görmüş olmasının zorunluluğudur. Devleti, toplumun ortak kararıyla vücuda getirilen bir kural ve kurumlar bütünü olarak tanımlayacak olursak; devletin işleyiş esaslarını ortaya koyan Anayasaların vatandaşlar tarafından tam kabul görmesinin, devletin varlığı ve devamı açısından ne denli anlamlı olduğu daha belirgin şekilde ortaya çıkacaktır.
Ülkemizde daha özgürlükçü, daha çağdaş bir Anayasaya ihtiyaç olduğu açıktır. Ancak Anayasada yapılacak değişikliklerin toplumun bir kesiminin değil tamamının onayı ile katılımcı bir anlayış içinde gerçekleşmesi de bir gerekliliktir. Aksi taktirde yapılacak düzenlemelerin bir Anayasa metninden çok bürokratik, aristokratik ya da oligarşik bir uygulama haline gelme tehlikesi bulunmaktadır.
Bugün 1982 Anayasası’nın toplumumuzun ihtiyaçlarına cevap veremediğini ve Anayasanın değişmesi gerektiğini düşünmeyen insan sayısı oldukça azdır. Ancak yapılması gereken, sorunun yalnızca bir ucundan tutarak, belli bir alanda düzenleme yapmak değil, bütüncül bir yaklaşımla, toplumumuzun oluru ile milletimizi ve devletimizi gelecek yüzyıllara taşıyacak, çağdaş, demokratik, katılımcı, çevreci ve insan odaklı bir Anayasa metnini baştan yazmaktır.
Anayasa metninin tamamı baştan yazılmayacaksa da yapılacak değişikliklerin, toplumun temel ihtiyaçlarına cevap verecek nitelikte olması zorunludur. Anayasa değişikliği, toplum kesimlerinin mümkün olan en geniş katılımı ile gerçekleştirilmelidir. Değişikliklerin yasalaşma süreci, demokrasinin temel ilkelerine aykırı olmayacak şekilde işlemelidir.
Bütün bu gereklilikler ışığında 12 Eylül 2010 günü halkımızın onayına sunulacak olan Anayasa değişikliklerinin hazırlanış aşaması, içeriği, kanunlaşma süreci ve halk oyuna sunulma şekli incelendiğinde milletimizin kahır ekseriyesinin sürecin dışında tutulduğunu görmekteyiz.
Hazırlanış aşamasında sivil toplum örgütlerinin ve siyasi partilerin görüşlerine itibar edilmeyişi, içeriğinin son derece kısıtlı, taraflı ve belli bir amaca yönelik olması ve toplumumuzun beklentilerini karşılamayışı, TBMM görüşmelerinde siyasi partilerin, her maddenin ayrı ayrı oylanması önerisinin kabul görmeyişi, referandumda vatandaşlarımızdan 26 maddenin tamamı için yalnızca bir değerlendirme istenmesi gibi unsurlar göz önüne alındığında, siyasal iradenin bu süreci gerektiği gibi yönetemediği ve vatandaşlarımızı bir emri vakiye zorladığı gerçeğiyle karşılaşıyoruz.
Bütün bu gerekçeler ışığında, yalnızca bir partinin siyasi kaygılarıyla hazırlanan Anayasa değişikliğinin toplumumuza hayır getirmeyeceği inancındayız. Türkiye Kamu-Sen olarak, bu değişikliğin onaylanması durumunda, mevcut Anayasanın milletimizin talepleri ve ihtiyaçları doğrultusunda değiştirilmesi yolunda tarihi bir fırsatın kaçırılacağı endişesini taşımaktayız.
Bugün, bir çok kesim tarafından şiddetle eleştirilen, bizlerin de ısrarla değişmesini istediği ve toplumun ihtiyaçlarına cevap veremediğini düşündüğü 1982 Anayasası bile o dönemde yüzde 93 gibi büyük bir oranla kabul edilmiştir. Bu şartlar altında hazırlanan Anayasa değişikliği, hayata geçse bile asla bu denli yüksek bir kabul oranına ulaşamayacaktır. Dolayısı ile 12 Eylül 2010 günü halk oyuna sunulacak olan değişiklikler, hiçbir zaman toplumumuz tarafından tam anlamıyla içselleştirilemeyecek, milletimizin ortak ürünü olmak yerine siyasi iradenin sahiplenilmeyen çocuğu olarak kalacaktır.
Elinizdeki bu broşür, Anayasa değişikliklerinin hazırlanış sürecinden başlayarak, halkoyuna sunulmasına kadar yapılan yanlışları anlatmak, bilinçli bir şekilde yaratılan kafa karışıklığını ve kavram karmaşasını gidermek, Konfederasyonumuzun maddelerle ilgili çekincelerini ortaya koymak ve herkesin aklındaki sorulara cevap bulmak amacıyla hazırlanmıştır.
Vatandaşlarımızın sağduyulu bir şekilde, tarafsız olarak, hiçbir baskıya kulak asmadan, yapılan yönlendirmelerden etkilenmeden, geleceğimiz için en doğru ve hayırlı kararı vereceğine olan inancımız tamdır.
Milletten kaçırılarak Anayasa hazırlanabilir mi?
HAYIR! Anayasa bir devletin kuruluşunu, örgütlenmesini, iktidarın el değiştirme biçimini, bireylerin hak ve özgürlüklerini düzenleyen kurallar bütünüdür. Buna bağlı olarak hukuk normlarının en üstü olarak nitelendirilir; milli and veya toplumsal mutabakat gibi ifadelerle, vücuda getirildiği ülkenin toplumsal ve siyasi gereksinimleri ile bütünleşmesi beklenir. Anayasanın devletin kuruluş felsefesini ve devlet yapısını tarihi gerçekleri ile özetlediği düşünüldüğünde, geniş bir katılım sonucu benimsenmesi ve kabul görmesi, norm ve ilkelerin demokratik bir süreçle oluşturulması zorunludur. Toplumsal huzur ve barış; düzenlemelerde toplumun geniş kesimlerinin onayının alınması yoluyla gerçekleşebilir.
Anayasa, toplumun tüm kesimlerinin taleplerini yansıtmalı, ayrı ayrı tamamının haklarını korumalıdır. Anayasa, memurların, işçilerin, çiftçilerin, tarım kesiminde çalışanların, işsizlerin, sendikaların, sendikasız çalıştırılanların, emeklilerin, dul ve yetimlerin, işverenlerin, kadınların, çocukların, engellilerin, öğrencilerin, küçük esnafın, yargının, basın çalışanlarının, gazilerin ve bu ülke için canını vermiş şehit ailelerinin hassasiyetlerini yansıtmalıdır.
Dolayısı ile bu kesimlerin tamamının tek tek görüşlerinin alınması, taleplerine cevap verilmesi gerekmektedir. Oysa bu değişiklikler hazırlanırken, Anayasanın milli bir and olduğu gerçeği unutulmuş, değişikliklerde toplumsal mutabakat aranmamış, sosyal tarafların görüşlerine değer verilmemiştir. Yalnızca iktidar partisi tarafından hazırlanarak, teklif metninin değişmez ya da vazgeçilemez olduğunu çağrıştıracak bir şekilde, “taslak metnin tamamının TBMM’de kabul edilmesi ya da tamamının halkoyuna sunulması” uygulaması, taslak metin üzerinde müzakere yapılmasını da toplumsal mutabakatı da neredeyse imkansız hale getirmiş, Anayasa’da değişiklik içeren metni adeta bir dayatmaya dönüştürmüştür.
Hükümet Anayasayı yaparken, tüm bu grupları ve onların temsilcileri çağırmalı, görüşleri ve talepleri almalıydı. Anayasa bu taleplerin tümüne yer verebildiği oranda demokratik olacak ve bir “toplum sözleşmesi” haline gelecekti.
Oysa AKP Anayasa değişikliklerini hiçbir partiye sormadı. Sivil toplum örgütlerine görüşlerini açıklaması için üç gün gibi kısa bir süre verdi. Bu görüşlerin hiçbirine de itibar etmedi. Siyasi partilerin, çekinceli maddelerin referanduma götürülmesi durumunda diğer maddelere destek verme sözünü kabul etmedi. Sivil toplum örgütlerinin daha önce yaptığı Anayasa değişiklik tekliflerini değerlendirmeye almadı.
Anayasa değişiklik teklifi gerçekten AKP’nin isteğiyle mi halkoyuna sunuldu?
HAYIR! Kanunlarımıza göre Anayasa değişikliği süreci şu şekilde gelişmek zorundadır:
1- Anayasa değişikliği sadece (milletvekilleri tarafından verilen) kanun teklifi olarak TBMM"ne sunulabilir.
2- Anayasa değişikliği tekliflerinin TBMM üye tam sayısının en az 1/3 ü (184 milletvekili) tarafından imzalanır.
3- Anayasa değişikliği teklifleri TBMM başkanlığına sunulduktan sonra Başkanlık bu teklifi Anayasa Komisyonuna gönderir. Anayasa Komisyonu diğer kanun tasarı ve tekliflerinde olduğu gibi bu teklifi görüşür.
4- Anayasa Komisyonunda kabul edildikten sonra teklif, TBMM Genel Kuruluna gönderilir.
5- TBMM Genel Kurulunda Anayasa değişikliği teklifleri iki kez görüşülür. İki görüşme arasında 48 saat süre geçmesi gerekir. Genel kurulda oylamalar gizlidir.
6- Anayasa değişikliği teklifinin kabul edilmiş olması için her iki oylamada da en az 3/5 (330) milletvekili tarafından kabul oyu verilmesi gerekir.
7- Her iki oylamada da en az 330 milletvekili tarafından kabul edilen teklif, artık kanun haline gelmiştir. TBMM Başkanlığı bu kanunu onaylanması için Cumhurbaşkanına gönderir.
Teklif 367 ve Üzerinde Oyla Kabul Edilirse;
8- Cumhurbaşkanı 15 günlük inceleme süresi içinde, TBMM"de 367 ve daha üzerinde bir oyla kabul edilen Anayasa değişikliklerini;
a) Onaylayabilir. Bu halde Resmi Gazetede yayımlanır ve yürürlüğe girer.
b) Tekrar görüşülmek üzere TBMM"ne geri gönderebilir. Bu halde süreç yeniden başlar.
c) Halkoylamasına sunulmasına karar verebilir. Bu halde halkoyuna sunulmak üzere Resmi Gazetede yayımlanır.
Teklif 330-366 Arasında Bir Oyla Kabul Edilirse;
9- Anayasa değişikliği kanunu 330-366 arasında milletvekilinin oyuyla kabul edilmişse Cumhurbaşkanı bu kanunu onaylayamaz. Bu halde Cumhurbaşkanı,
a) Bir kez daha görüşülmek üzere TBMM"ye geri gönderebilir ya da
b) Halkoyuna sunulmasına karar verebilir. Bu halde halkoyuna sunulmak üzere Resmi Gazetede yayımlanır.
330'dan Daha Az Oy Alırsa
10- 330 dan daha az oyla kabul edilen Anayasa değişiklikleri ret edilmiş sayılır.
11- Gerek 330-366 arası oyla kabul edilmesi nedeniyle ve gerekse 367 den fazla bir oyla kabul edilmesine rağmen Cumhurbaşkanının takdiri üzerine halkoylamasına sunulması halinde kanun Resmi Gazetede halkoyuna sunulmak için yayımlanır.
Bu süreçte de Anayasa değişikliği ile ilgili olarak hazırlanan yasanın hiçbir maddesi 367’den daha fazla oy alamamış, paketin bütünü için yapılan oylamada da 367 nitelikli oy çoğunluğuna ulaşılamamıştır.
Dolayısı ile bu durumda değişikliklerin referanduma götürülmesi yasal bir zorunluluk olmuştur. Siyasi iradenin beyan ettiğinin aksine, iktidar aslında bu değişiklikleri vatandaşlarımızdan kaçırmak için her türlü girişimde bulunmuş ancak TBMM’de yeterli destek bulamadığı için halkoylamasına gitmek zorunda kalmıştır.
1982 Anayasası AKP’nin iddia ettiği gibi ilk defa mı değiştiriliyor?
HAYIR! 1982 Anayasası bugüne kadar tam 16 kez değiştirilmiştir. Referandum ise 17. değişiklik için yapılacaktır. Anayasada toplam 175 madde vardır ve bunların 85’i daha önce değiştirilmiştir. Üstelik bugüne kadar yapılan 17 değişikliğin 7 tanesi, AKP iktidarından önce TBMM’de bulunan tüm siyasi partilerin katılımı ile yapılmıştır ve bugünkünden çok daha kapsamlıdır. AKP ise bu değişiklik dışında Anayasayı tam 9 kez değiştirmiştir. Yani darbe Anayasasının ilk kez değiştirildiği, bu nedenle bazı güçlerin Anayasa değişikliğini engellemek istediği söylemi doğru değildir. Dolayısıyla 1982 Anayasasının değişeceği iddiası bir kara propagandadan ibarettir.
Anayasa değişikliği milletimizin beklentilerine cevap veriyor mu?
HAYIR! Anayasa değişikliklerinde ülkede tartışılan konulara cevap verilmesi, sorunlara çözüm bulunması zorunludur. 21. Yüzyılda Türkiye’ye öncülük edecek çağdaş bir Anayasa metninin, demokratik bir hukuk devletinin yer vermesi gereken kurum, kural ve güvencelere yer vermesi gerekmektedir. Ayrıca ülkenin kendi özel şartlarından, tarihi gerçeklerinden, kendi toplumsal ihtiyaçlarından doğan kurum ve kurallara da yer vermesi zorunludur.
Oysa Anayasa değişiklik teklifi bu kurumların hiçbirine yer vermemiştir. Ülkemizde tartışılan ve çözüm aranılan dokunulmazlıklar, türban, yolsuzluk, yoksulluk, Cumhurbaşkanının yetkileri, YÖK, sendikal haklar, seçim barajı gibi pek çok konu bu değişikliklerde ele alınmamış ve yok sayılmıştır.
Anayasa değişikliği türban sorununa çözüm üretiyor mu?
HAYIR! Yıllardır vatandaşlarımızın gelenek, görenek ve dini inanışlarını siyasi ranta çevirme çabası içinde türban sorununu dillerinden düşürmeyenler, bu sorunu çözmek ve başörtüsü takan öğrencilerimizin sorunlarını çözmek için Anayasa’da bir değişikliğe gitme ihtiyacı duymamışlardır.
Anayasa değişikliği dokunulmazlıklara dokunuyor mu?
HAYIR! İktidara gelmeden önce yolsuzluğun, siyasi istismarın, vurgunun, adam kayırmanın ve ahlaksızlığın son bulması için kürsü dokunulmazlığı dışında tüm dokunulmazlıkların kaldırılması gerektiğini beyan eden siyasi irade, Anayasa değişiklik paketinde dokunulmazlıklara da dokunmamıştır.
Anayasa değişikliği YÖK’e dokunuyor mu?
HAYIR! AKP, Uzunca bir süre YÖK’ün kaldırılması gerektiği, demokrasilerde böyle bir kuruma yer olmadığı yolunda açıklamalar yaptıktan sonra, Kurul’un yönetimine siyasi yandaşlarını atayınca bu görüşten vazgeçmiş ve değişiklik paketinde konuyu gündemine hiç almamıştır. Aksine, Anayasa değişikliği ile YÖK’ün yetkilerini artırma yoluna gitmiştir.
Anayasa değişikliği gerçekten 12 Eylül darbecilerine yargı yolunu açıyor mu?
HAYIR! Çünkü 1982 Anayasasının geçici 15. maddesi ile o dönemde yetkili olanlara dokunulmazlık değil sorumsuzluk getirilmiştir. Bu bir anlamda genel af niteliğindedir ve yapılan uygulamalara verilecek cezayı kaldırmıştır. Dolayısı ile bu hükmün kaldırılması, o dönemdeki yetkililerin sorumsuz olarak verdikleri kararlardan dolayı bugün sorumlu tutulmalarını sağlamayacak, bu kimselere sonradan sorumluluk getirmeyecektir. Yani bu uygulama zaten herhangi bir etkisi kalmamış olan maddenin kaldırılmasından başka bir anlam taşımamaktadır.
Siyasi partiler TBMM görüşmeleri esnasında bu duruma dikkat çekmiş ve tüm darbecilerin gerçekten yargılanabilmeleri için değişik teklifler getirmişlerdir. Ancak AKP, bu teklifleri kabul etmeyerek darbecilerin yargılanmasının önüne bizzat kendisi geçmiştir.
Kaldı ki, 28 Şubat’ın sorumluları, 27 Nisan e-muhtırasını verenler böyle bir korumaya sahip değilken, yargılamayı düşünmeyenlerin, 30 yıl önce yaşananları gündeme getirmesi çelişkiden ve göz boyamaya çalışmaktan öte bir şey değildir.
Anayasa değişikliği AKP’nin 2007 yılına kadar şikayet ettiği Cumhurbaşkanı’nın yetkilerini yeniden düzenliyor mu?
HAYIR!Siyasi irade 2007 yılına kadar “Cumhurbaşkanının yetkilerinin fazlalığından” şikayet etmekteydi. Ancak tıpkı YÖK örneğinde olduğu gibi Cumhurbaşkanı değişince, bu fikrinden de vazgeçti. Siyasi irade Anayasa değişikliğinde, bu konuyu tamamen unuttu. Hatta cumhurbaşkanının yetkilerini artırdı.
Anayasa Mahkemesi ve HSYK ile ilgili değişiklikler yargıdaki problemleri çözecek mi?
HAYIR! Yargı, kişi hak ve özgürlüklerini yönetime karşı korumak, hukuk devletini gerçekleştirmek ve Anayasa’nın üstünlüğünü sağlamakla yükümlü bir organdır. Bu denli önemli işlevi bulunan yargının mutlaka bağımsız ve tarafsız olması gerekir. Bağımsız yargı demokrasinin gereği; hukuk devleti ve kuvvetler ayrılığı ilkelerinin dayandığı nokta; temel hak ve özgürlüklerin garantisidir. Bağımsız yargı, adalete ve devlete güvenin yegane aracıdır.
Kuvvetler ayrılığı ise, iktidarın, çoğunluk diktatörlüğüne dönüşerek demokrasiye zarar vermemesi için sınırlandırılıp denetlenmesi ve bu yolla dengelenmesi esasını temel alır. Oysa getirilmek istenilen yeni düzenleme ile iktidarın yargıya egemen olma tehlikesi bulunmaktadır. Buna göre Anayasa Mahkemesi üyelerinin çoğunluğunun iktidar partisi ve Cumhurbaşkanı ile bunların atadığı kişiler tarafından seçilmesi söz konusudur. Böylelikle kendilerini Yüce Divan’da yargılama ihtimali bulunan mahkemenin üyeleri Başbakan ve Cumhurbaşkanı tarafından bizzat belirlenecektir. Mevcut durumda Anayasa Mahkemesi üyeleri arasında 11 üyeden 4 tanesi, tamamı ile yürütmenin mutlak tercihine bırakılmıştır. Getirilmek istenilen düzenleme ile Anayasa Mahkemesi üye sayısı 17’ye, iktidarın belirleyeceği üye sayısı ise 10’a çıkarılacaktır. Düzenleme, 4 üyenin Cumhurbaşkanı, 3 üyenin Cumhurbaşkanı’nın seçtiği YÖK, 3 üyenin ise TBMM’de oy çokluğu ile yani iktidar partisi tarafından belirlenmesini öngörmektedir. Daha birkaç yıl önce YÖK’ü kaldırmayı taahhüt eden AKP’nin, şimdi YÖK’ün Anayasa Mahkemesi’ne göndereceği üye sayısını 1’den 3’e çıkarması da anlamlıdır.
Ayrıca, Adalet Bakanı ile Müsteşarına yeni düzenlemede de HSYK’da yer verilmeye devam edilmiştir. Buna ek olarak, şu anda Adalet Bakanının yargıçlar ya da savcılar hakkındaki soruşturma açma ya da açmama kararlarına karşı “yargı yoluna” gidilebilmekte iken; değişiklikle bu kararlara karşı yargı yolu tamamen kapatılmaktadır.
Anayasa değişikliğiyle gerçekten Ekonomik ve Sosyal Konsey mi kurulacak?
HAYIR! Çünkü ülkemizde Ekonomik ve Sosyal Konsey zaten var. Üstelik kanun emretmesine rağmen yıllardır toplanmıyor ve bugüne kadar Konsey’de alınan hiçbir karar uygulanmadı. Bu konuda da hiçbir yetkisi yok. Üstelik Anayasa değişikliğiyle birlikte bu konuda herhangi bir iyileşme de öngörülmemiş, Konsey’e görüş bildirmekten başka bir görev ya da verilmemiş.
Oysa dünyanın bir çok ülkesinde Ekonomik ve Sosyal Konsey son derece etkin biçimde çalışıyor ve demokrasinin önemli kurumu olarak sivil toplumun yönetime katılmasını sağlıyor.
Dünya örnekleri ve uygulamaları varken, ülkemize farklı, etkisiz ve keyfiyete bağlı bir uygulama getirilmek istenmesi, bu konuda da samimi olunmadığının en açık göstergesidir.
Sendikal örgütlenmeye ve grev hakkına ilişkin yasaklar gerçekten kaldırılıyor mu?
HAYIR! Değişiklik paketi ile 1982 Anayasası’nın “Sendika Kurma Hakkı” başlıklı 51. maddesinden “aynı zamanda ve aynı iş kolunda birden fazla sendikaya üye olunamaz” hükmü çıkarılmaktadır. Bu hükmün madde başlığı ile herhangi bir ilgisinin olmadığı görülmektedir. Ayrıca hüküm, bir Anayasa metninde düzenlenmeyecek, gereksiz bir ayrıntıdır. Buna karşın sendika kurma hakkına ilişkin herhangi bir düzenleme yapılmamıştır.
İktidarın bugüne kadarki uygulamalarına bakıldığında Türkiye’de sendikal alanda yaşanan en ciddi sorunun, aynı iş kolunda birden çok sendikaya üye olamamak değil, iktidar yandaşı olmayan bir sendikaya üye olunduğunda yaşanan sürgün, kıyım, tehdit ve işten çıkarmalar olduğu görülmektedir.
Anayasa değişikliğinde grev hakkının kullanımı ile ilgili bazı düzenlemeler olmasına rağmen, Anayasanın 54. maddesindeki “toplu iş sözleşmesinin yapılması sırasında, uyuşmazlık çıkması halinde işçiler grev hakkına sahiptir” hükmünün korunması, grevin yalnızca işçiler için bir hak olduğunu, memurların kesinlikle grev yapamayacağını, yalnızca toplu iş sözleşmesi esnasında uyuşmazlık çıkması durumunda işçilerin grev hakkını kullanabileceğini, hak grevi, dayanışma grevi gibi hakların kullanılmasının imkansız olduğunu ortaya koymaktadır.
İktidar, gereksiz ayrıntılarla kafa karışıklığı yaratacağına ülkemizin imzaladığı ILO Sözleşmelerine, Avrupa Sosyal Şartına ve İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ne uygun olarak emeklilerin, gençlerin, işsizlerin, ev kadınlarının, çiftçilerin de sendika kurmasına ve sendikalara üye olmasına, memurların gerçek anlamda toplu sözleşme ve grev hakkını kullanabilmesine imkan tanımalıdır.
Memurlara gerçek anlamda toplu sözleşme hakkı mı getiriliyor?
HAYIR! Yalnızca mevcut düzenlemede yer alan toplu görüşme ifadesi toplu sözleşme olarak değiştirilmektedir.
Memurların Kamu İşveren Kurulu ile anlaşması durumunda toplu sözleşme hükümlerinin hayata geçirileceği öngörülüyor ancak bugüne kadar imzalanan mutabakat metinlerini yok sayan hükümetin, toplu sözleşme hükümlerini uygulayacağına dair bir güvence bulunmuyor. Toplu görüşme mutabakat metinlerinin hayata geçirilmesi mevcut yasal mevzuata göre bir zorunluluk olmasına rağmen, AKP kanunları çiğnedi ve bugüne kadar bir çok konuyu hasıraltı etti. Bu nedenle idarenin toplu sözleşme hükümlerini uygulayacağı konusunda da ciddi şüpheler bulunmaktadır.
Toplu sözleşmenin kapsamı, kamu görevlilerinin tüm sorunlarını çözebilecek şekilde mi düzenleniyor?
HAYIR! Anayasanın 53. maddesinde yapılması planlanan değişiklikle kamu görevlilerine toplu görüşme yerine toplu sözleşme hakkı getirileceği iddia edilmektedir. Ancak 1982 Anayasası’nın 90. maddesi, ülkemizin imzaladığı uluslar arası sözleşmeler ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin konu ile ilgili kararları zaten kamu görevlilerinin toplu sözleşme hakkı olduğunu kabul etmekte ve bu hakkı güvence altına almaktadır. Yapılması gereken, kamu görevlilerinin grev ve toplu sözleşme hakkının ilkesel olarak iktidar tarafından tanınması ve uygulamaya konulmasıdır.
Oysa iktidar bu hakkı kısıtlayan bir düzenleme yapmak istemekte ve toplu sözleşme ile ilgili olarak ayrıntılı ve sınırlayıcı bir çerçeve çizmektedir. 1982 Anayasası’nın 128. maddesinde yapılan değişiklikle kamu görevlileri için yalnızca mali ve sosyal haklara ilişkin hususların toplu sözleşmenin konusu olabileceği, bunun dışında kamu çalışanlarının tüm hak, görev ve
yetkilerinin yasa ile belirleneceği öngörülmüştür. Bu uygulama şu andaki toplu görüşmenin kapsamını dahi daraltmaktadır.
Dolayısı ile toplu sözleşmelerde kamu sendikalarına, memurların çalışma şartları, terfileri, sicil, disiplin uygulamaları, işe alınışları, işten çıkarılmaları gibi hayati konularda pazarlık yapma hakkı tanınmamakta, toplu sözleşmenin kapsamı yalnızca mali ve sosyal haklarla sınırlı tutulmaktadır.
Memurlara grev hakkı tanınıyor mu?
HAYIR! Toplu sözleşme hakkı ancak grev hakkı ile anlam kazanır. ILO uzmanlar komitesi grev hakkının, sendika hakkının ayrılmaz bir parçası olduğunu vurgulamaktadır. Dolayısı ile grev hakkı olmayan bir uygulama, tam anlamıyla bir sendikal özgürlük değildir. Yıllardır mücadelesini verdiğimiz toplu sözleşme ve grev hakkının, ikiye bölünerek, grev hakkının görmezden gelinerek, toplu sözleşme hakkının Anayasal değişikliklerin oylanacağı bir referandum sürecine bağlanmış olması da kamu görevlilerine yapılan büyük bir haksızlıktır.
Uzlaştırma Kurulu kararlarının bağlayıcı olması, toplu sözleşme hakkını güçlendiriyor mu?
HAYIR! Anayasa değişiklik paketinde “uyuşmazlık çıkması halinde taraflar kamu görevlileri hakem kuruluna başvurabilir”. demektedir. Bu kurul, büyük ihtimalle bürokratlardan oluşacak ve memurlar idare ile anlaşamazlarsa, memurların haklarını idare’nin kurduğu “hakem kurulu” kararlaştıracaktır.
Memurlar Uzlaştırma Kurulu’nun kararlarını beğenmezlerse, yargıya gitme hakları da bulunmamaktadır. Çünkü değişiklikte “kurulun kararları kesindir” denmektedir. Dolayısı ile grev hakkı verilmeyerek kısıtlanan toplu sözleşme ve toplu pazarlık hakkına bir darbe de Uzlaştırma Kurulu ile vurulmaktadır. Buna göre memurlara ne uzlaşmazlık durumunda grev hakkı tanınmakta ne de yargıya gidebilme hakkı bulunmaktadır.
Yeni değişiklik, kamu görevlilerinin grev yasağını kaldırmamakta, tersine grev yasağını daha da derinleştirmektedir. Bu haliyle kamu görevlilerinin uluslar arası hukuka dayanarak kullandıkları grev hakkı, Anayasaya yerleştirilmek istenilen grev yasağıyla tamamen oradan kaldırılmak istenmekte, kamu görevlileri sendikalarının uyuşmazlık durumunda mahkeme yolu da kapatılmaktadır.
Hiçbir uluslar arası sözleşme hükmüne uymayan bu maddelerin, evrensel nitelikte hak ve özgürlük sağladığı söylemi de bir aldatmaca olarak kalmaktadır. Ancak bu düzenleme vatandaşlarımıza toplu sözleşme hakkı olarak anlatılmaktadır.
Anayasa değişikliği, kamu görevlilerine siyaset serbestisi getiriyor mu?
HAYIR! Demokratik bir toplumun en temel özelliklerinden biri de vatandaşlarına siyasete katılma, seçme ve seçilme özgürlüğü tanımasıdır. Ülkemizin en eğitimli kesiminden biri de hiç kuşkusuz ki kamu görevlileridir. Mesleğe alınma şartları, yapılan sınavların zorluk derecesi ve yürüttükleri hizmetler göz önüne alındığında, ülkemizin en hassas görevlerini yürüten kesimlerinden olan kamu görevlilerinin siyasete yapacakları katkı da son derece önemlidir.
Oysa daha demokratik bir sistem getireceğini iddia eden siyasi irade, kamu görevlilerinin siyasete katılma, siyasi partilere üye olma gibi en demokratik hakkını dahi vermemiş, yaklaşık 2,5 milyon kişilik eğitimli, tecrübeli ve birikimli kesimi siyasetin dışında tutmayı yeğlemiştir.
Kaldı ki, ülke içinde bir grubun siyaseten yasaklanması, en ilkel demokrasi anlayışıyla dahi bağdaşmayan bir tutumdur. Anayasa değişiklik paketinde bu hususa yer verilmemiş olması son derece büyük bir eksikliktir.
Temel insan hakkı olan toplu sözleşme hakkının referanduma sunulması etik midir?
HAYIR! ILO’nun 200’e yakın sözleşmesi arasında yalnızca 7 tanesi insan haklarıyla ilgilidir. İnsan haklarıyla ilgili 7 sözleşmenin ikisi ise çalışanların toplu sözleşme ve grev hakkını düzenleyen 87 ve 98 sayılı sözleşmelerdir. Buradan anlaşılacağı üzere toplu sözleşme ve grev hakkı yalnızca iş hayatı ile ilgili bir olgu olmanın ötesinde, insan hakkı olarak tanımlanmıştır.
Temel insan hakkı olarak kabul edilen bir konunun referanduma sunulması son derece yanlış bir uygulama olmuştur. Bu uygulama ile memurlar, memur emeklileri, aileleri ve yakınları ile birlikte milyonlarca kişinin emek ve ekmeği seçim malzemesi olarak kullanılmak istenmektedir.
Kaldı ki, toplu sözleşme hakkı dışında Anayasa değişiklik paketi içinde yer alan çocuk istismarı, kadınlara sağlanacak pozitif ayrımcılık gibi hükümlerin de halkoyuna sunulması doğru bir yaklaşım değildir.
Anayasa değişikliğinin referandumda onaylanmaması durumuna karşı, tüm dünyada temel insan hakkı olarak kabul edilen haklar, seçmene karşı silah olarak kullanılmakta ve vatandaşlarımız adeta tehdit edilmektedir. Oysa temel insani hak ve özgürlüklerin, herhangi bir şarta bağlı kalınmaksızın tüm vatandaşlara sağlanması esas olmalıdır.